İçtihat Nedir?

Prof. Dr. H. Yunus Apaydın
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 
İlim, sayı 5, Temmuz-Ağustos 2013

ictihad nedirİçtihat özelde İslam hukukunun, genelde İslam düşüncesinin merkezi kavramlarından birisidir. Doğru anlaşıldığı takdirde İslam hukukunun yapısı ve mahiyeti konusunda da ipuçları verir ve anlaşılmasını kolaylaştırır. Çokça kullanılmasına rağmen içtihadın içeriği ve işlevi konusunda zihinlerin yeterince netleşebildiğini söylemek kolay değildir.

İçtihadın tanımına geçmeden önce büyük resimdeki yerine bir göz atmak yararlı olur.

İslam hukukunun kaynakları genel olarak ikiye indirgenebilir. Bunlardan birincisi nass, ikincisi içtihattır. Kur’an ve Sünnet metinleri demek olan nass, İslam hukukunun verili ve nisbeten objektif kısmını temsil ederken, içtihat, verili malzeme üzerindeki beşeri çabayı ve İslam hukukunun -deyim  yerindeyse- sübjektif boyutunu temsil eder. Nass statik bir kaynak iken, içtihat dinamik ve esnek bir kaynaktır. Bu yönüyle ve daha başka sebeplerle İslam hukukunun ilahi kaynağı olan nassın “delil” olarak, beşeri çabadan ibaret olan içtihadın ise “yöntem” olarak nitelendirilmesi mümkündür. İslam hukukunun kaynakları arasında gösterilen diğer şeyler ya nass ve içtihadın kapsamı içinde yer alır veya onun eki veya uzantısı mahiyetindedir. Mesela icma, sahabi sözü, önceki şeriatler ve Medine ehlinin ameli nass kapsamında veya onun uzantısı iken kıyas, istihsan ve ıstıslah içtihat kapsamındadır. Istıshâb ise -burada ayrıntısına giremeyeceğim- daha farklı bir konumda yer alır.

Bu resimde içtihat, birtakım sonuçlara/hükümlere ulaşmak amacıyla verili naslar üzerinde yürütülen bir beşerî çaba olarak tasvir edilmekte ve İslam hukukunun iki temel kaynağından biri olarak görülmektedir. İçtihat, hukukunun ana yapısı ve amaçları itibariyle yorumlayıcı bir faaliyet olmakta ve ikincil bir konuma inmekte ise de İslam hukuku olarak teşekkül eden yapıya bakıldığında bu hukukunun büyük çoğunluğunun, genel olarak içtihat ürünü olduğu söylenebilir. Nasların ve büyük çoğunlukla nasların anlamları üzerinde gerçekleşen icma’ın az sayıda olması, içtihada geniş bir alan bırakmıştır. Nasların hedef olarak gösterdiği temel amaçların farklı zaman ve zeminlerde gerçekleştirilmesi bu içtihat faaliyeti sayesinde olmuş ve fıkhın bütün hayat olaylarını kuşatma ve hayatın kılcal damarlarına uzanma iddiası büyük ölçüde bu sayede gerçekleşebilmiştir. Bu çaba, Hz. Peygamberle birlikte başlamıştır ve kıyamete kadar devam edecektir. Ancak aşağıda değineceğimiz üzere içtihat faaliyeti, mezheplerin teşekkülünden itibaren farklı bir mahiyet kazanmıştır. Modern dönemde içtihat söylemi, hep mezheplerin teşekkülünden önceki dönemlerdeki rivayet üzerinden oluşturulmuş ve sunulmuş, mezheplerin teşekkülünden sonraki dönem ihmal edilmiş, görmezden gelinmiş ve hatta taklid dönemi olarak nitelendirilerek adeta bu döneme bir “karartma” uygulanmıştır. Bu tutumun sebepleri henüz yeterince tartışılmış değildir. Bu noktanın altını çizmekle ve ciddi bir şekilde tartışılması gerektiğine işaret etmekle yetineyim.

1. İçtihadın Tanımı:

İçtihadın birbirine yakın birçok tanımı yapılmıştır. Bunlar içerisinden en dakik ve içtihadın mahiyetini en net bir şekilde ortaya koyan tanım şudur:

“İçtihat, şer’î bir hükme dair zan oluşturma çabasıdır.”

Tanımı kısaca açmak istersek tanımda geçen üç terim üzerinde durmak gerekir.

Bunlardan birincisi “şer’î hüküm”, ikincisi “zan” ve üçüncüsü “çaba”dır.

Şer’î hüküm”, genel anlamda İslam’daki gerek inanç, gerek ahlak, gerekse insanın dışa yansıyan eylemleri demek olan amel alanındaki hükümleri ifade eder. Ancak fıkıh usulü terimi olarak içtihat, daha çok insanların dışa yansıyan yapıp etmelerine, yani ibadet ve hukuk alanına ilişkin hükümleri anlatır. Dikkatlice düşündüğümüz vakit Kur’an ve Sünnetteki hükümlerin özellikle bu üç alanı düzenlediği görülür. Kur’an ve sünnetin düzenlediği bu üç alanla ilgili olarak da üç temel İslam bilimi oluşmuştur. Bunlar Kelam ilmi, ahlak ilmi (tasavvuf) ve fıkıh ilmidir. Kelam ilmi, inançla ilgili ayet hadis verilerini sistematize ederken, tasavvuf, genel olarak ahlakla ilgili verileri, fıkıh ilmi ise eylem (amel) ile ilgili verileri sistematik bir bütünlüğe kavuşturmuştur. Bu üç bilimin her biri inanç, ahlak ve davranışla ilgili bir değer hükmü üretme çabasındadır. Bu yönüyle bakıldığı zaman İslam bilimi ifadesini sadece bu üç bilim için kullanmak doğru olur. Tefsir ve hadis ise bu anlamda bir bilim olmaktan ziyade, değer üretim sürecinde veri ve malzeme hazırlama görevini üstlenirler. Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin Kasım 2012’de düzenlediği Elmalılı Hamdi Yazır sempozyumunda “Tefsir’in Üç Dönemi” başlığıyla sunduğum bildiride Tefsir ilminin işlevine dair bazı tesbitlerde bulunmuştum. Fırsat bulunca Hadis ilminin işlevi ve günümüz açısından değerine ilişkin tesbitlerimi de paylaşmak niyetindeyim. Bu tesbitlerimiz inşallah iyi niyetle tartışılır. Yukarıda modern dönemde içtihadın hep mezheplerin teşekkülünden önceki dönem dikkate alınarak sunulduğuna işaret etmiştim. Burada da şöyle bir sual soralım: Acaba Tefsir ve Hadis ilimlerinin abartılmasının da aynı dönemlerde gerçekleşmesi yukarıda sözünü ettiğimiz “karartma”yla ilgili olabilir mi?

Bu kısa açıklamadan çıkacak en temel sonuç, içtihadın, itikat ve ahlak alanında değil, özellikle ve münhasıran fıkıh alanında işlevsel olduğudur. Usulüddin ile ilgilenen Kelam ilmi, üzerine oturduğu epistemolojik zemin itibariyle, zandan ibaret olan ve asla kesinlik ifade etmeyen içtihadı bir yöntem olarak kullanmaz. Kelamdaki akıl yürütme bu sebeple daha çok, nazar, istidlal gibi başka terimlerle ifade edilir. Tasavvufta ise akıl yürütmekten çok mücâhede ve ilham gibi terimler devreye girer.

Tanımda geçen ve üzerinde duracağımız ikinci terim “zan” terimidir.

Zan kelimesinin Türkçede yaygın kullanımı pek olumlu olmadığı için bazı hocalarımız benim içtihadı zan oluşturma çabası olarak tanımlamama itiraz ettiler. Burada geçen zan terimi İslam bilimleri terminolojisinde epistemolojik bir kategoriyi temsil eder. Kabaca söylersek en üst epistemolojik kategori “ilim”dir. Bunu burada “bilgi” diye çevirebiliriz. İlim/bilgi kesinlik ifade eder. Bilginin temelde üç kaynağı vardır: 1) Akıl, 2) Sağlam duyular (havâss-ı selîme) ve 3) Doğru Haber (Haber-i sadık). İnanç konuları kesinlik istediği için inanç konularında bu kaynaklar kullanılır.

Bir de “şek” durumu vardır. Şek, bir şey hakkındaki iki veya daha fazla ihtimalin eşitliğini ve bu ihtimaller arasında tam kararsızlık durumunu ifade eder. Türkçeye kuşku veya şüphe olarak çeviriliyor ama burada tam oturmuyor gibi. Benim önerim, buradaki zan kelimesinin “kanaat” olarak çevirilmesi. Her neyse, işte zan ilim ile şek arasındaki tüm mertebeleri, -tabir caizse yüzde elli ile yüzde yüz arasındaki mertebeleri- ifade eden bir terimdir. Buna göre zannın zayıfı da güçlüsü de olabilir.

Burada asıl dikkat çekmek istediğim husus, zannın kesinlik ifade etmemesidir. Buna göre her içtihad sonuç itibariyle bir zan olacağından, hiçbir içtihadın kesinliğinden ve bağlayıcılığından söz edemeyiz. Bir içtihat, sadece bu içtihadı yapan kişiyi bağlar. İçtihadın zan ifade etmesinin sonucu olarak çeşitli kurallar ortaya konulmuştur. Mesela Mecelle’de de yer alan “İçtihat içtihadı nakzetmez” kuralı bunlardan biridir. Bu kuralın anlatmak istediği husus şudur. Bir konuda başka bir müçtehidin içtihadının bulunması, diğer müçtehitlerin içtihat yapmasını engellemez. Hatta aynı müçtehit daha evvelce bir içtihat yapmış olması, yeni verilere ulaşması halinde o konuda yeni bir içtihat yapmasına engel olmaz. Yine Mecelle’de yer alan “Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” kuralı da bu çerçevede hatırlanabilir. Bu kuralın anlamı şudur: Nass, bir konunun hükmünü doğrudan ve açık bir şekilde belirlemişse, içtihad yoluyla bu düzenlemeye bir alternatif oluşturulamaz.

İçtihadın kesinlik ifade etmemesiyle ilgili olarak altı çizilmesi gereken önemli bir husus şudur. Her müçtehid içtihad yapmak suretiyle herhangi bir meselede Allah’ın hükmünün ne olduğunu bulmaya çalışıyor ve sonuçta bir hükümde karar kılıyor. İşte bu içtihad zan ifade ettiği için, müçtehidin bu hükmü doğrudan Allah’a nisbet etmesi ve buna kesin gözüyle bakması mümkün değildir. Evet müçtehid Allah’ın o konudaki hükmünün ne olduğunun peşine düşmüş ve ulaştığı sonucun Allah’ın hükmü olduğuna kanaat getirmiştir. Ama bu sadece bir kanaatten ibaret olup Allah’ın hükmünün münhasıran bu olduğunu göstermez. Bu bakımdan nihai tahlilde müçtehidin söyleyeceği cümle şudur: “İçtihadım sonucunda ulaştığım kanaat, Allah’ın hükmünün bu olduğu yönündedir”, ya da “Benim zannıma göre Allah’ın bu konudaki hükmü budur”. Bu durumda bu içtihadın Allah’ın o konudaki tek ve kesin hükmü olduğunu iddia etmek veya tek doğrunun bu olduğunu ve diğer içtihatların kesin olarak yanlış olduğunu iddia etmek mümkün olmaz. Ancak kanaati bir yönde gerçekleşmiş olan bir müçtehidin kendi kanaatinin doğru, diğer kanaatlerin ise yanlış olduğunu düşünmesi normaldir, hatta kimi görüşlere göre böyle düşünmek gereklidir.

Bazı sahabilerden rey aleyhinde nakledilen sözlerinin çizdiğimiz bu çerçeve içinde yorumlanması mümkündür. Şöyle ki; Rey, şahsi bir kanaattir ve kesinlik ifade etmez. Dolayısıyla şahsi kanaatleri Allah’a nisbet etmekten titizlikle kaçınmak gerekir. Dolayısıyla sahabe reye değil, reyin doğrudan Allah’a nisbet edilmesine karşı çıkmışlardır. Çizdiğimiz çerçevede de bu husus açıkça vurgulanmaktadır. Ayrıca sahabenin reyi zemmeden sözlerinin yorumu konusunda Gazzali’nin el-Mustesfa’sındaki değerlendirmelere bakılmalıdır.

Tanımda geçen üçüncü anahtar terim “çaba” terimidir.

Çaba, içtihad kelimesinin kökü olan ‘cehd’ kelimesinin Türkçesidir. Tanım içerisindeki çaba sözcüğü, içtihadın beşeri yönünü vurgular. Tabii ki bu çaba herhangi bir çaba değil, belli niteliklere sahip olan, kısaca içtihad ehliyetine sahip olan kişilerin nitelikli çabalarını ifade eder. Yukarıda da işaret ettiğim gibi bu çaba, Hz. Peygamberle başlamış olup kıyamete kadar sürecektir.

2. İçtihadın Türleri:

Tarihsel tecrübede olup biteni doğru konumlandırmak açısından içtihadı “kurucu içtihat” ve “mezhep içi içtihat” olarak iki kategoride düşünmek uygun olur. Kurucu içtihat, mevcut malzemenin seçilip ayıklanması, bir hiyerarşiye konulması ve sistematik bir bütünlüğe kavuşturulması sürecini ifade eder. Kurucu içtihat tekrarlanması mümkün olmayan bir içtihattır. Çünkü mevcut malzemenin seçilip ayıklanması ve bir sıra düzenine konulması sürekli tekrarlanabilecek bir şey değildir. Bunun mümkün görülmesi, zımnen, tarihsel tecrübede ulemanın ortaya koyduğu ürünlerin dinin gerçek uygulaması olmadığı gibi bir anlayışı içinde barındıracak, daha sonra gelen bir kurucu içtihat öncekileri dışlayacak ve yanlışlayacak, dolayısıyla da Allah’ın dininin uygulanması bir yana, tam olarak ne olduğu bile kıyamete kadar bilinemeyecektir. İşte kurucu içtihat, genel anlamda sahih anlamın mahfazası mesabesindedir ve bu süreç mezheplerin teşekkülüyle birlikte yaklaşık hicri üçüncü asrın ortalarında son bulmuştur. Bundan sonra ekol sistematiğinin dikkate alındığı mezhep içi içtihad faaliyeti başlamıştır. Esasında orta dönem literatürde içtihat denildiğinde yerine göre daha çok kurucu içtihadın kastedildiğini, mezhep içi içtihadın ise, daha çok kıyas, istihsan vs. olarak isimlendirildiğini söylemek de mümkün olmakla birlikte yaygın olarak ifade edilen şey, içtihadın zihni bir faaliyetin adı olduğu, kıyasın ise bu zihni faaliyetin somut yöntemi olduğu yönündedir.

Günümüzde içtihadın ekol sistematiği içerisinde yürütülmesi, ulaşılan sonuçların bir aidiyetinin olmasını sağlayacağından ve kişileri tutarlı olmaya zorlayacağından dolayı elzem gözükmektedir. Ekol sistematiğinin dikkate alınması, kesinlikle fıkıh kitaplarında yer alan ve kendi zaman ve zemininin şartlarını yansıtan hükümlerin aynen devam ettirilmesi ve olduğu gibi bugüne taşınması anlamına gelmez. Mezhep içerisinde ulaşılmış bazı sonuçların çeşitli gerekçelerle dikkate alınmaması, hatta bazı tanımların yeniden yapılması mümkündür. Bu suretle ekolün tıkanan noktalarını içeriden revize etme imkanı doğmuş olacaktır.

Revisions

Bir Cevap Yazın


üç − 2 =